“Ah sevgili Lucky”: Sevilmesi kolay, taşınması zor bir hayat
Sezgin Kaymaz’ın Lucky romanı, okuru duygusal bir rahatlamaya değil rahatsız edici bir yüzleşmeye çağırıyor. Bu bir “acı köpek hikayesi” değil sevgiyle sorumluluk arasındaki mesafenin anlatısı.
14 Aralık 2025 18:45:00

P- Lucky hayata bir arıza gibi karışıyor. Bir yanlışlık, bir fazlalık, bir taşma hali olarak dolaşıyor insanların arasında. Herkesin planını bozuyor. Seviliyor, okşanıyor, sahipleniliyor… Sonra bir gerekçeyle kenara atılıyor. Çünkü Lucky sevilmesi kolay ama taşınması zor bir varlık. Onu seven çok, onunla yaşamayı göze alan az.
Sezgin Kaymaz’ın Lucky romanı, okuru duygusal bir rahatlamaya değil rahatsız edici bir yüzleşmeye çağırıyor. Bu bir “acı köpek hikayesi” değil sevgiyle sorumluluk arasındaki mesafenin anlatısı. Lucky’nin başına gelenler, doğrudan kötülükten değil kaçıştan doğuyor. İnsanlar Lucky’ye zarar vermek istemiyor ama onun hayatlarına getirdiği yükü de üstlenmekten kaçıyorlar. Roman tam olarak bu gri alanda ilerliyor.
Roman boyunca Lucky bir evden çıkıp başka bir hayata giriyor. Her geçişte ona bir rol biçiliyor: Maskot, dost, yük, bela, emanet, tehdit... Ama hiçbir rol uzun süre tutmuyor. Çünkü Lucky sabit bir sembol değil. Sezgin Kaymaz onu bilinçli olarak “sevimli” bir metafora dönüştürmüyor. Lucky bazen sevimsiz, bazen tehlikeli, bazen de fazlasıyla talepkar. Okurun empatisini sürekli sınayan bir varlık.
Roman boyunca Lucky’nin yolu, normalde birbirine değmemesi gereken hayatlarla kesişiyor: Bir iş adamının steril salonuna giriyor, bir taksicinin arka koltuğunda savruluyor, bir orospunun evinin eşiğinden geçiyor, sokağın “piç” diye kenara ittiği çocuklarla aynı kaldırıma uzanıyor. Çünkü Lucky’nin varlığı, sınıflar, ahlaklar ve mekanlar arasında kurulmuş bütün görünmez sınırları geçersiz kılıyor.
Burada romanın kritik kırılma noktası başlıyor. Lucky, kimsenin tam olarak “sahibi” olmuyor ama bir şekilde herkesin hayatına değiyor. Bu anlamda Lucky, modern insanın sorumlulukla kuramadığı ilişki biçimlerinin canlı bir temsiline dönüşüyor. Bir süreliğine alınan, sonra devredilen, “şimdilik bende kalsın” denilen her şey gibi. Kaymaz, Lucky’yi masumiyetin simgesi olarak yüceltmiyor tam tersine, onun varlığını rahatsız edici kılıyor. Çünkü Lucky’nin varlığı, insanların sınırlarını zorluyor. Taştığı noktada ise sorumluluk el değiştiriyor. Lucky’nin sürekli el değiştirmesi, romanın dramatik motoru olduğu kadar etik merkezini de oluşturuyor.
Sezgin Kaymaz, okuru duygusal manipülasyonla köşeye sıkıştırmıyor. Acıyı yükseltmek yerine gündelikliği büyütüyor. Lucky’nin yaşadıkları olağanüstü felaketler değil tam tersine, “olabilir” şeyler. Bu da romanı daha sarsıcı kılıyor. Çünkü okur, Lucky’nin başına gelenlerin bir istisna olmadığını fark ediyor. Roman, “kötü insanlar” anlatmıyor. Kararlarını erteleyen, sorumluluğu devreden, işi başkasına bırakan insanların, belki de kendimizin sahnesini izliyoruz.
Lucky’nin alenen bir sokak köpeğiyle çiftleşmesi ve ardından yine bir sokak köpeği olan Şirin’in onun yavrularını emzirmesi, romanın en sert ve en politik anlarından birini kuruyor. Çünkü bu sahne, Lucky’ye yapıştırılmak istenen tüm “özel”, “seçkin”, “korunmuş” kimlikleri yerle bir ediyor. Lucky, ne kadar “özel” bir köpek olarak sunulursa sunulsun en kritik anda hayatı sokakta yeniden kuruluyor.
Bu sahne bir kırılma anı. Lucky’nin bedeni, artık tamamen insan düzeninin dışına taşıyor. Şirin’in yavruları emzirmesi ise yalnızca bir merhamet göstergesi değil sistemin dışladıklarının birbirini hayatta tutma pratiği. İnsanlar Lucky’yi seviyor, koruyor, konuşuyor, tartışıyor ama iş gerçekten hayatta kalmaya geldiğinde, devreye giren yine sokak oluyor. Kaymaz burada çok bilinçli bir tercih yapıyor: Kurtarıcı figürü insanlardan değil “hiç kimseye ait olmayan” bir köpekten çıkarıyor.
Lucky’nin sokakta çiftleşmesi, insan düzeninin kurduğu bütün “kontrol” illüzyonunu da bozuyor. Aşılar, yasaklar, evler, sınırlar… Hepsi bir noktada anlamsızlaşıyor. Kaymaz burada ahlaki bir yargı kurmuyor ama okuru konforlu alanından çıkarıyor. Lucky’nin bedeni, insanın kurmak istediği steril hayatın içine taşan bir gerçeklik haline geliyor. Görmezden gelinen, bastırılan, “olmasaydı daha iyiydi” denilen ne varsa Lucky üzerinden görünür oluyor.
Bu noktadan sonra romanı “ne olduğu” üzerinden değil ne yaptığı üzerinden okumak daha anlamlı hale geliyor. Lucky, yalnızca bireylerin vicdanını değil kolektif düzeni de zorluyor. Onun yarattığı arıza, sistemin kendisinde bir çatlak açıyor. Çünkü Lucky, sınıflar, mekanlar, roller arasında rahatça dolaşıyor. Romanda herkes, sorumluluğu bir sonraki kişiye devrediyor. Roman, vicdanı “iyi niyet” üzerinden aklamıyor. İyi niyet yetmiyor. Sevgi yetmiyor. Bir canlıyı hayatına almak, onu sevmekle bitmiyor. Onun getirdiği düzensizliği, riski ve fazlalığı da kabul etmeyi gerektiriyor.
Ben bu romanı okurken Lucky’yi yalnızca bir köpek olarak değil hayata “fazla gelen” her şeyin temsili olarak görüyorum. Planları bozan, düzeni aksatan, program dışı kalan her şey gibi. Lucky, hayatın steril akışına uymuyor. Seviliyor ama tutunamıyor.
Kitap kapandığında geriye kalan şey rahatsız edici bir farkındalık. Sezgin Kaymaz, Lucky ile okura şunu söylüyor: “Bazı varlıklar hayata uymaz. Ama asıl soru şu: Hayat, onlara uyacak kadar esneyebilir mi?”
