top of page

Vahşetin Çağrısı: Kapitalizmin sopasından yeniden doğan bir köpek

Posta hizmetinin köpekler ile yapıldığı telgraf direklerinin henüz dikilmediği bir çağın son yıllarında bir köpeğin kendi köklerine dönüşünün epik bir dille anlatımıdır Vahşetin Çağrısı.. Jack London’un 1903 tarihli bu eseri bir köpek ile insanın karşılıksız dostluğunun öyküsüdür aynı zamanda.

12 Ekim 2025 09:00:00

Vahşetin Çağrısı: Kapitalizmin sopasından yeniden doğan bir köpek

P - Jack London edebiyat tarihinin sıra dışı yazarlarından biridir. 1876 doğumlu bu yazarın çocukluğu Amerika’nın sokaklarında serserilik, kuzeyin dondurucu soğuklarında altın arayıcılığı gibi işlerle geçti. Okuma yazmayı 16 yaşında öğrendiği bilinir. Bu yaştan sonra liseyi dışardan bitirmiş ve yazar olmaya karar vermiştir. Çok sıra dışı eserler vermiş bu yazarın özellikle öykülerinde Alaska’nın, Amerika kırsalının vahşi doğası ve hayvanları geniş yer tutar. En bilinen beş romanından ikisi, iki köpeğin hayatını anlatır. Edebiyat tarihçileri elbette daha iyi bilir. Ama belki romanda iki köpeğin hayatının anlatıldığı ilk eserleri sanırım o yazmıştır. Vahşetin Çağrısı ve Beyaz Diş iki köpeğin destansı hikayesidir.


İki eser de defalarca filme çekildi. Vahşetin Çağrısı'nı sanırım ortaokul yıllarında okumuş çok etkilenmiştim. Oysa Jack London bizim kuşakta daha teorik tartışmalara yol açan Demir Ökçe romanı ile bilinir.


Ben Vahşetin Çağrısı'ndan daha fazla etkilenmiştim. Bir köpeğin duyguları ve düşüncelerini bir insan anlatabilir mi? Eğer bu mümkünse sanırım Jack London, Vahşetin Çağrısı ile bunu başarmıştır.


Köpekler, doğanın yağmalanmasında insanoğlunun en ihtiyaç duyduğu araç haline geldi


Hikayemiz, Seatle’da ergenliğe yeni geçiş yapan güzel bir evde yaşayan San Bernard ile bir çoban köpeğinden doğma Buck’un mutlu hayatının çalınması ile başlar. 19. yüzyılın son on yılında, Amerika kıtasındaki Alaska ve Kanada’nın doğusu, son keşfedilmemiş bakir alanlardır. Karın topraktan neredeyse kalkmadığı eksi 50 derece soğukların normal sayıldığı kuzeyin bu soğuk topraklarında kolay yoldan servet arayanlar her türlü tehlikeyi göze alarak altın aramaktadır. Nehir yataklarında altın arayanlar, kürk avcıları, kereste tüccarları sınırdaki son kasabalara doluşmuştur. Daha kuzeye gitmenin tek yolu ise kızakları çekecek köpekler ile yol almaktır. Posta, değerli eşyalar küçük madenci kamplarına akarken elde edilen servet de aynı yoldan geri döner.


Burada, insanoğlunun köpek ile olan tarihinde en acımasız dönem yaşanır. Eskimolar ve Kızılderililer köpekleri kızaklarda bu kadim topraklara yerleşmelerinden itibaren kullanmaktadır. Ama onların ilişkisi hayatta kalmak için bu hayvan ile karşılıklı bir ilişkiye dayanır. Eskimolar köpeklerine iyi davranır. Yolculuklarında hayatta kalmalarının tek yolu köpeklerinin güçlü, kuvvetli ve dayanıklı olmalarıdır.


Ama kapitalizmin vahşi çağının bu son çeyreğinde köpekler, doğanın yağmalanmasında insanoğlunun en ihtiyaç duyduğu araç haline gelir. Bir anda bu topraklara akan binlerce insan ve kızak için çok sayıda köpeğe ihtiyaç duyulur. Tek amaç, kızakların üstündeki yükle birlikte varış noktalarına bir an önce varmaktır. Bu, her yolculukta birçok köpeğin hayatını kaybetmesine yol açar. Ancak bu kızakları yola çıkartan şirketler ve sahipleri için tek önemli şey geriye dönecek olan altının varlığıdır. İhtiyaçları olan köpekler, hırsızlar aracılığı ile daha güneydeki kentlerden, sokaklardan ve çiftliklerden toplanır. Köpekler kafeslerde trenlere yüklenir ve kuzeydeki son istasyona yollanır.

Buck’un yolculuğu böyle başladı. Ama Buck özgür doğmuştu.


Hayatında daha önce hiç sopayla dövülmemişti


Sıcak bir evde onu seven bir sahibi vardı. Çalındığı evin bahçesinden bir tren vagonunda soğuk topraklara vardığında kolayca bir kızağa bağlanmaya razı olmadı. Ama bunu deneyen ilk köpek değildi; “Buck sıçramak için kendini geri çekerken, kabarmış tüyleri, köpükler içindeki ağzı, kan kırmızı gözlerindeki çılgınca parıltıyla, gerçekten de kızıl gözlü bir şeytan gibiydi, iki gün iki gece kapatılmış olmanın verdiği öfkeyle dolmuş bir halde, yetmiş kiloluk cüssesiyle dosdoğru adamın üstüne atladı. Tam dişleri havada adamın üstünde kapanmak üzereyken, vücudunu birdenbire engelleyen ve acı dolu bir darbeyle dişlerini birbirine çarpan bir şok yaşadı. Dönerek sırt üstü ve yanlamasına yere çakıldı. Hayatında daha önce hiç sopayla dövülmediğinden, ne olduğunu anlayamamıştı. Biraz havlama, daha çok çığlık olan bir hırıltıyla yeniden ayaklarının üzerinde doğrulup havaya atıldı. Bir darbe daha yedi ve feci bir şekilde yere düştü. Bu seferkinin sopa yüzünden olduğunu anlamıştı ama ihtiyatlı davranamayacak kadar çılgına dönmüştü. Defalarca saldırdı ve her seferinde sopa saldırısını engelleyip onu yere çaktı.”


Bu şiddeti yalnızca insanlardan görmedi Buck.. Kızakta onunla birlikte başka köpekler de vardı. Köpekler arasındaki rekabet ve liderlik kavgası da sertti. Bu şartlar altında bir posta kızağında defalarca yolculuk yaptı. Karın altına yuva yapmayı, yemeğini hızla yemeyi ve gerekirse onun için savaşmayı da öğrendi.


Köpeğin saygısını istiyorsan önce saygı göstereceksin


Kızaktaki her köpek birbirinden farklıdır. Kızağın lideri olarak Spitz her an kavgaya hazırdır. Her yeni gelene gücünü gösterir. Bir gözü kör olan Soleks kendisine sağ taraftan yaklaşılmasına çok sinirlenir. Farklı yerlerden gelen dokuz köpek bir kızakta Kanada devleti için posta taşımaya başlar; “Bambaşka köpeklere dönüşmüşler, koşumlarla birlikte inanılmaz bir biçimde değişmişlerdi. Bütün o atalet ve ilgisizlikleri uçup gitmişti. Uyanık ve hareketliydiler, işin düzgün yürümesi için çalışmaya ve bu işi aksatacak gecikme veya karışıklık gibi şeylerden büyük rahatsızlık duymaya başlamışlardı. Kızak çekmek varlıklarının en üst ifadesi, hayatlarının tek amacı ve zevk duydukları tek şeydi sanki. Dave tekerlekçi ya da kızak köpeğiydi, onun önünde Buck çekiyor, arkasından Soleks geliyordu; ekibin geri kalanıysa önden tek sıra halinde Spitz'in liderliğinde gidiyordu.”


Jack London’un köpekler ile insanlar arasındaki bu sıra dışı deneyimin en ince ayrıntısına kadar vakıf olması onun çocukluk ve gençlik yıllarını bir kasabadan diğerine savrulmasında kaynaklanıyor. Doğadaki hayvanların davranışlarının en ince ayrıntısına kadar anlatımı, onun aynı zamanda bu dünyaya ilişkin hayranlığını ve saygısını gösteriyor. Vahşetin Çağrısı’nda Buck’un kişiliğinde London, bir kızak köpeğinin saygısının korku ya da yemek ilişkisi dışında sahibinin ona olan saygısı ve sevgisine bağlı olduğunu gösteriyor.


Buck kuzeyin karlı ormanlarında geceleri yalnız kaldığında derinlerden gelen ulumaların onu çektiğini fark eder. Sanki binlerce yıl önce doğada özgürce dolaşan atalarından gelen bir çağrıdır bu... Posta kızakları ile olan serüveni, kuzeyde bir kasabaya gitmekte olan bir zenginin daha fazla para vermesi ile kesilir. Bir kadın, kocası ve kardeşinden oluşan ekip, köpekleri ölesiye döverek hedeflerine ulaşmak istemektedir. Bu yolculuk, donmuş bir nehrin kenarında onu ölesiye döven yeni sahibinden, John Thornton tarafından kurtarılması ile son bulur. Thornton, onun yaralarını iyileştirir. Artık saygı duyduğu yeni sahibi ile başka bir ilişkiye başlar. Bu insan ile köpek arasında eşit birbirine saygı duyan bir ilişkidir; “Bunu Güney'de, güneşli Santa Clara Vadisi'nde Yargıç Miller'ın evinde hiç hissetmemişti. Yargıcın oğullarıyla ava çıkması, dolaşması bir iş ortaklığıydı; yargıcın torunlarıyla ilişkisi gösterişli bir bekçilik ve yargıcın kendisiyle olan ilişkisi de resmi ve ağırbaşlı bir arkadaşlıktı. Ama yanıp tutuşan, hayranlık, çılgınlık dolu bir sevgiyi içinde uyandıran insan, John Thornton olmuştu. Bu adam onun hayatını kurtarmıştı, evet bu önemliydi. Ama onun da ötesinde bu adam ideal bir efendiydi. Başka adamlar köpeklerinin rahat etmesini görev olarak görür ve onlara iş yapsınlar diye bakardı. Thornton ise kendi çocuklarıymış gibi köpeklerine bakıyordu. Ve daha ötesini de yapıyordu. Asla nazik bir selamı veya neşeli bir sözü ihmal etmiyordu.”


Artık yeni bir arkadaşı var


Bir köpek ile insanın birbirini sevdiği, kolladığı Buck’un özlemini duyduğu yeni bir şeydir. Torhnton’un bir nehir kıyısındaki kulübesinde geçirdiği günlerde, ormanın derinliklerine yolculuklar yapar. Bir şeyin bir şeylerin onu izlediğini bilmektedir. Bazen bu izleri takip eder. Bu yolculuklardan birinde zayıf ama hızlı bir dişi kurt ile karşılaşır. Onun iki katı büyüklüğündeki Buck bu yeni arkadaşı ile bir güç yarışı yapar. Ama ona saldırmak yerine onu tanımaya çalışır. Artık her ormana gidişinde yeni arkadaşını aramakta bu yolculukların süresi gittikçe artmaktadır. Ormanda artık yabani ataları gibi avlanmayı öğrenmiştir; “O öldüren, avlanan bir yaratıktı, canlılar sayesinde yaşıyordu, kimsenin yardımı olmaksızın tek başına, kendi ayakları üzerinde, sadece güçlü olanın sağ kalabildiği, düşmanca bir ortamda utkunca yaşamına devam ediyordu. Bütün bunlar yüzünden kendisiyle büyük bir gurur duymaya başladı ve bu gurur onun dış görünümüne de yansıdı. Tüm hareketlerinde, her bir kasının hareketinde kendini gösteriyor, tavırlarında kendini belli ediyor ve zaten muhteşem olan kürkünü daha da muhteşem hale getiriyordu. Ağzıyla burnunun ve gözlerinin üstündeki kahverengi leke ve göğsünün ortasından aşağı inen beyaz tüyler olmasa, türünün en büyüğünden daha büyük, dev bir kurt sanılabilirdi. Sen Bernard babasından cüssesini ve ağırlığını almıştı, ama bu cüsse ve ağırlığa şekil veren, çoban köpeği annesi olmuştu.”


Ormanda zaman zaman sıklaşan bu karşılaşmalardan birinden geriye döndüğünde Thornton’un küçük kampının saldırıya uğradığını ve arkadaşının öldürüldüğünü görür. Dostuna duyduğu büyük sevgi artık bir intikam duygusuna dönüşür. Saldırgan grup kendilerine doğru koşan devasa yaratığı gördüklerinde artık onlar için her şey çok geçtir. Buck ise bir orman denizin ortasında yalnızdır. Bu yalnızlık ormandaki arkadaşının içinde olduğu sürünün ona saldırması ile son bulur. Kendi gücünü onlara gösterir ve grubun bir parçası olur. Artık kuzeyin ormanlarında Kızılderililerin bir efsane olarak bahsettiği yeni bir öykü başlar; “Buck’ın öyküsü burada bitebilir. Birkaç yıl sonra Yeehatlar orman kurtlarının cinsinde bir değişiklik fark etti; bazılarının başında, ağzında ve burnunda kahverengi lekeler ile göğüslerinin alt kısmında ortada beyaz bir çizgi vardı. Ama bundan da önemlisi, Yeehatlar sürünün başında koşan bir Hayalet Köpekten bahseder. Kendilerinden daha kurnaz olduğu, kara kışta kamplarından hırsızlık ettiği, tuzakları soyduğu, köpeklerini öldürdüğü ve en yiğit savaşçılarına meydan okuduğu için, Yeehatlar bu Hayalet köpekten korkar.”


Hikayesi beyaz perdeye aktarıldı


1903 tarihinde yayınlanan Vahşetin Çağrısı, Jack London’un Alaska’nın ve Kuzey Amerika ormanlarının bu son bakir dönemini anlattığı destansı bir hikayedir. Bu hikâye sinemanın da ilgisini çekti, zaman zaman bu öykü filme aktarıldı.1935 yılında dönemin en ünlü oyuncuları olan Clark Gable, Loretta Young ve Jack Oakie’nin rol aldığı filmle beyaz perdeye aktarıldı. Son olarak 2020 yılında yönetmen Chris Sanders tarafından başrolünde Harrison Ford’un oynadığı bir filmle tekrar çekildi.

  • Instagram
  • X
  • Youtube

Copyright © patidio.com

Haber içerikleri kaynak gösterilmeden alıntı yapılamaz, kanuna aykırı ve izinsiz olarak kopyalanamaz, başka yerde yayınlanamaz.

bottom of page